Kayıp ve Depresyon

Paylaş

John Bowlby'nin bağlanma teorisi, yirminci yüzyılın en etkili psikolojik fikirlerinden birini üretmiştir: İlk ilişkiler önemlidir. Bebeğin bakıcısıyla kurduğu erken bağ, ileriki yaşamda nasıl seveceğini, nasıl güveneceğini, kayıpla nasıl başa çıkacağını şekillendirir. Bu fikir bugün o kadar yaygın kabul görmektedir ki neredeyse sağduyu gibi görünür. Ve sağduyu gibi görünen fikirlerin sorgulanması en zor olanıdır. Çünkü sağduyu olarak yerleşen bir fikir artık yalnızca bir açıklama değildir — bir kaderdir.

Bu kader birkaç farklı biçimde çalışır. Klinik olarak çalışır: terapist geçmişe döner, annenin yokluğunu ya da tutarsızlığını haritalandırır, içsel modelin izlerini günümüz ilişkilerinde arar. Kurumsal olarak çalışır: mahkeme kararları annenin birincil önemini merkeze alır, ebeveynlik politikaları teorinin öngördüğü çerçevede kurulur. Ve en sinsi biçimde, dilsel olarak çalışır: insanlar acılarını bu teorinin sunduğu kelimelerle anlatmaya başlar; o kelimeler anlatıyı şekillendirir, anlatı da teoriye yeni kanıt olarak geri döner. Ian Hacking bu mekanizmayı döngü etkisi olarak tanımlar: teori açıkladığını iddia ettiği fenomeni kısmen kendisi üretir.

Bowlby'nin teorisi, Viktorya dönemi üst-orta sınıf bir İngiliz ailesinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen, yedi yaşında yatılı okula gönderilen ve annesiyle ilişkisi duygusal olarak mesafeli kalan bir adamın zihinsel dünyasından doğdu. Bu biyografik ayrıntı dekoratif değil. Bowlby'nin biyografik anlatıları bu kökeni ipucu düzeyinde işaret eder; ama teorinin tarihsel bağlamı daha güçlü bir kanıt sunar. Jerome Kagan bu noktayı farklı bir açıdan doğrular: Bowlby'nin teorisi bilimsel bir keşif kadar, İkinci Dünya Savaşı sonrasının Batı toplumunun — coğrafi hareketliliği artan, savaş travmasıyla sarsılmış, geleceğe dair belirsizlik içindeki — anksiyetesini anlamlandırma ihtiyacının entelektüel karşılığıdır. Kagan'ın kışkırtıcı tespiti şudur: Bowlby evrensel bir teorisyen gibi konuştu, ama özgül tarihsel koşullarda üretilmiş bir anlam çerçevesini aktardı.

Bu çerçevenin ampirik temeli, geriye dönük bakıldığında çarpıcı biçimde dardır. Üç ciltlik bağlanma üçlemesinin dayandığı başlıca kanıtlar şunlardır: Bowlby'nin bizzat yazdığı 1951 tarihli Dünya Sağlık Örgütü raporu, kırk dört vakalık bir klinik çalışma, Lorenz'in kaz yavruları ve Mary Ainsworth'un yirmi altı orta sınıf Amerikalı aile üzerinde yürüttüğü yirmi dakikalık bir deney. Bu son çalışmadan üç evrensel bağlanma tipi türetildi ve yıllarca tüm insanlığa uygulandı. Michael Rutter 1972'de bu temelin ne kadar kaygan olduğunu gösterdi. George Bonanno otuz yılı aşkın prospektif yas araştırmasıyla teorinin kayıp ve depresyon modelini birer birer çürüttü. Judith Rich Harris ebeveynin belirleyici olduğu inancının metodolojik olarak nasıl kendi kendini doğruladığını ortaya koydu. Ve Kagan, teorinin gözden kaçırdığı üçüncü değişkeni — mizacı — merkeze taşıyarak anneye yüklenen nedensel ağırlığın ne kadar abartılmış olduğunu gösterdi.

Bütün bu eleştiriler farklı cephelerden gelir ve birbirini tamamlar. Rutter teorinin içinden konuştu. Bonanno ampirik veriden. Hacking bilginin nasıl üretildiğinden. Kagan gelişim biyolojisinden. Harris metodolojiden. Ama hepsinin işaret ettiği ortak bir yapı var: Bowlby'nin teorisi geriye dönük olarak her şeyi açıklar, ileriye dönük olarak çok az şey öngörür, test edildiğinde büyük ölçüde tutunamaz — ve buna rağmen kültüre, politikaya ve kliniğe o denli derinlemesine işlemiştir ki eleştirmek, bilimsel bir tartışma olarak değil bir hurafeye karşı çıkmak gibi tepki görür.

Duvarları görünmeyen hapishane budur.

Bowlby'nin teorisi, insan beyninin erken deneyimlerden hareketle ilişkilere dair bir tür içsel çalışma modeli oluşturduğunu öne sürer. Bu model şu soruların yanıtlarını içerir: Başkaları güvenilir midir? Ben sevilmeye değer miyim? Yardım istediğimde yanıt alır mıyım? Güvenli bağlanan çocuk — yani ihtiyaç duyduğunda tutarlı biçimde yanıt alan, stres anında bakıcısına sığınabilen çocuk — bu sorulara olumlu yanıtlar içeren bir model geliştirir. Güvensiz bağlanan çocuk ise olumsuz ya da tutarsız yanıtlar taşıyan bir modelle yetişkinliğe girer. Ve işte burada depresyon devreye girer: Bowlby'ye ve onun geleneğini sürdürenlere göre güvensiz bağlanma, depresyona karşı bir yatkınlık yaratır. İçsel model olumsuzdur, kayıplar daha yıkıcı hissedilir, yas tutmak zorlaşır.

Bu çerçeve kulağa makul gelir. Hatta fazlasıyla makul gelir — ve bu onun en büyük sorunlarından biridir.

Bowlby, teorisini salt klinik gözlemden değil, döneminin birkaç ayrı entelektüel akımından besledi. Konrad Lorenz'in damgalanma çalışmaları ona bağlanmanın biyolojik olarak hazırlanmış bir sistem aracılığıyla gerçekleştiği fikrini verdi: kaz yavruları Lorenz'in peşinden yürümüşse, bebek de benzer bir kritik dönemde, pekiştireç olmaksızın, bakıcısına bağlanıyordu. Piaget'nin zihinsel temsil kavramı, bu bağın zihinde nasıl bir iz bıraktığını açıklıyordu. Kenneth Craik'in 1943 tarihli çalışması ise insanın dış dünyayı küçük ölçekli modellerle temsil ettiğini, bu modeller üzerinde işlem yaparak geleceği öngördüğünü gösteriyordu. Bowlby bu üç kaynağı birbirine bağladı ve içsel çalışma modeli kavramını üretmek için psikanalitik dilin yerine bilişsel bir çerçeve koydu.

Bu entelektüel hamle özgündü. Ama üzerine inşa edildiği zemin, Bowlby'nin sunduğundan çok daha kaygan çıktı.

Teorinin ampirik temeli, geriye dönük bakıldığında çarpıcı biçimde dardır. Üç ciltlik bağlanma üçlemesinin dayandığı başlıca kanıtlar şunlardır: Bowlby'nin bizzat yazdığı 1951 tarihli Dünya Sağlık Örgütü raporu, annesinden uzun süre ayrı kalan çocukları inceleyen kırk dört vakalık bir klinik çalışma, Lorenz'in kaz yavruları ve Mary Ainsworth'un yirmi altı orta sınıf Amerikalı aile üzerinde yürüttüğü Strange Situation deneyi. Bu son çalışmadan üç evrensel bağlanma tipi türetildi ve yıllarca tüm insanlığa uygulandı. Ainsworth'un örnekleminin ne kadar küçük ve homojen olduğu, kodlayıcının teorisyenin kendisi olduğu ve deneyin hiçbir değişkeni izole etmediği gerçeği büyük ölçüde geri planda kaldı.

Lorenz'den insana yapılan aktarım ise metodolojik açıdan hiçbir zaman meşrulaştırılmadı. Kaz yavrusunun Lorenz'in peşinden yürümesi geri döndürülemez ve kritik dönemle sınırlıdır; insan bebeğinin bakıcısına bağlanması ise çok daha esnek, çok daha uzun soluklu ve çok daha fazla sayıda değişken tarafından şekillendirilen bir süreçtir. Bowlby bu mesafeyi teorisiyle kapatır — ama kapatılan şey artık veriye dayalı bir çıkarım değil, analojiden devşirilmiş bir varsayımdır.

Teorinin iddialarına en sert itirazlar kendi döneminden geldi. Michael Rutter, 1972'de kaleme aldığı kapsamlı incelemede Bowlby'nin temel kavramsal hatalarından birini açıkça ortaya koydu: ayrılmayı otomatik olarak bağ kopması ile eşitlemek. Hinde'in rhesus maymunlarıyla yürütülen deneyler, annenin tanıdık ortamdan alınmasının bebeğin tanıdık ortamdan alınmasından çok daha fazla sıkıntı ürettiğini gösteriyordu. Yani belirleyici olan fiziksel ayrılık değil, ayrılığın ilişkiyi bozup bozmamasıydı. Bowlby ise bu ayrımı teorisinin merkezine koymak yerine muğlak bıraktı.

Monotropi tezi de ampirik sınavdan geçemedi. Bowlby'ye göre çocuk tek bir kişiye — esas olarak anneye — nitelikçe farklı bir bağ kurardı. Schaffer ve Emerson'un 1964 tarihli çalışması ise on sekiz aylık çocukların yalnızca yarısında ana bağın anneye yönelik olduğunu, üçte birinde babanın birincil bağlanma figürü olduğunu ortaya koydu. Rutter ayrıca güvenli üs işlevinin anneye özgü olmadığını, tanıdık herhangi bir yetişkinin — baba, kardeş, bakıcı — bu işlevi aynı biçimde yerine getirebildiğini gösterdi.

Strange Situation'ın kültürlerarası geçerliliği de tartışmalıdır. Almanya'da kaçınan bebek oranı Amerikan örnekleminin belirgin biçimde üzerindeydi, Japonya'da kaygılı ve ambivalan oran çok yüksek çıkıyordu. Bunları kültürel farklılık olarak okumak yerine Bowlby geleneği, tuhaf bir biçimde, bu sapmaları güvensiz bağlanmanın kanıtı olarak yorumladı. Yani deney evrensel geçerlilik iddiasıyla kullanıldı, ama kültürel varyasyonu açıklamak için teoriye zaten dahil edilmiş bir yanıt hazırdı: farklı çıkan sonuç, teorinin yanlışlığını değil, o kültürün sorununu gösteriyordu. Test edilemeyen bir teorinin klasik yapısı budur.

Bowlby geleneğiyle çalışan bir klinisyen, depresif bir kişinin hikayesini dinlediğinde neredeyse her zaman erken bağlanma sorunlarına dair bir şeyler bulacaktır. Annenin tutarsızlığı, babanın yokluğu, erken bir kayıp, duygusal olarak erişilemeyen bir bakıcı. Bunlar bulunacaktır — çünkü bu tür deneyimler neredeyse evrenseldir. Mükemmel bir çocukluk geçirmiş insan yoktur. Sorun şudur: Aynı klinisyen, depresif olmayan birinin hikayesini dinlediğinde de benzer deneyimlere rastlayacaktır. Güvensiz bağlanma depresyona yol açıyorsa, neden güvensiz bağlanan herkes depresyona girmez? Neden aynı bağlanma örüntüsü kimi depresyona, kimini kaygı durumuna, kimini hiçbir şeye götürmez?

Bu soruya Bowlby geleneğinin verdiği yanıt genellikle şudur: Başka faktörler devreye girer — stres, genetik yatkınlık, sosyal destek. Ama bu yanıt teorinin açıklayıcı özgüllüğünü büyük ölçüde boşaltır. Eğer bağlanma örüntüsü tek başına depresyonu açıklamıyorsa, bağlanma teorisi depresyonun bir teorisi değil, olsa olsa risk faktörlerinin uzun listesine eklenmiş bir kalemdir. Bu daha mütevazı ama daha dürüst bir iddiadır.

Rutter, 1971'de bir adım daha ileri gitti. Boşanma kaynaklı aile kopukluklarının suçlulukla güçlü ilişki gösterdiğini, ölüm kaynaklı kopuklukların ise göstermediğini saptadı. Fiziksel kopukluk her iki durumda da aynıydı. Fark yaratan şey kronik aile geçimsizliğiydi — yani bağlanma figürünün kaybı değil, ilişkinin dokusu. Bowlby'nin Kayıp cildinin merkezi önermesi — bağlanma figürünü yitirmenin kronik depresyona zemin hazırladığı — bu bulgularla ciddi biçimde sarsılır. Depresyon için bağlanma figürünün kaybı ne yeterli ne de zorunlu bir koşuldur.

Burada bir tarih felsefecisinin müdahalesi gerekir. Ian Hacking'in döngü kavramı şöyle çalışır: bir teori psikoloji diline, ebeveynlik söylemine ve kurumsal kararlara girdiğinde, insanlar deneyimlerini o teorinin çerçevesinde yorumlamaya başlar; bu yorumlar teoriye yeni kanıt olarak geri döner; teori böylece açıkladığını iddia ettiği fenomeni kısmen kendisi üretmiş olur. Bağlanma teorisi tam olarak bu yolu izledi. Klinisyenler kaybı bağlanma kopukluğu olarak okumayı öğrendi, yaslarını o dille anlatmaya başladılar, mahkeme kararları annenin birincil önemi üzerine kuruldu. Teorinin ampirik temeli bu kadar dar olmasına rağmen kültürel otoritesi bu kadar sağlam kaldıysa, bunun bir nedeni de döngünün kapanmış olmasıdır.

Bu anlatı terapide çok tanıdık bir biçim alır: çocukluk deneyimleri uzun uzun incelenir, annenin ya da babanın yetersizlikleri haritalandırılır, içsel modelin izleri günümüz ilişkilerinde aranır. Yıllar geçer. Geçmiş giderek daha ayrıntılı, giderek daha ağır hale gelir. Kişi kendi tarihinin içinde derinleştikçe, o tarihten çıkma imkânı da daralır. Oysa geçmişi anlamak ile geçmişten çıkabilmek arasındaki ilişki, teorinin varsaydığından çok daha zayıf ve karmaşıktır. İnsanlar çocukluklarını hiç anlamadan bu durumdan kurtulabilir. Ve çocukluklarını sonuna kadar anlayarak hâlâ içinde kalabilir. Bowlby'nin teorisi bunu açıklamaz — çünkü geçmişe bu kadar yüklenen bir çerçeve, kişiyi tam da kurtulmaya çalıştığı yerde tutar.

Bütün bunlar söylendikten sonra bir adım geri çekilmek gerekiyor. Bowlby erken ilişkilerin önemini sistematik biçimde gündeme taşıdı, ayrılık ve kaybın acısını ciddiye aldı, bakıcı duyarlılığını araştırmacıların gündemine soktu. Bunlar işe yarar kazanımlar gibi gözükür.

Ama bu kazanımların her birinin içinde hapishaneyi inşa eden tuğlalar var. Erken ilişkilerin merkeze alınması, geçmişi belirleyici kılıyor. Bakıcı duyarlılığının vurgulanması, anneyi her şeyin odağına koyuyor ve o odak hiçbir zaman tam olarak dağılmıyor. Kaybın ciddiye alınması ise yasın tek meşru çerçevesi olarak bağlanma kopukluğunu yerleştiriyor — ve o çerçeveye bir kez girildikten sonra çıkmak için yine aynı çerçevenin içinde dolaşmak gerekiyor. Kazanım diye sunulan şey ile hapishaneyi kuran şey aynı hamlededir.

Bowlby, üçlemenin son cildini 1980'de yayımladı. Loss: Sadness and Depression — keder ve depresyon. Başlıktaki iki sözcük arasındaki o ince çizgi, kitabın tamamını örgütleyen gerilimdir: üzüntü nerede biter, depresyon nerede başlar?

Bowlby'ye göre yanıt, kaybın bıraktığı ize bağlıdır. Sıradan üzüntü sağlıklı ve işlevsel bir tepkidir. Üzgün kişi ne kaybettiğini bilir; geri dönmesini arzular; güvendiği birine sığınır; zamanla yeniden toparlanabileceğine dair, zayıf da olsa, bir umut taşır. Davranış geçici olarak çözülür — Bowlby bunu disorganization olarak adlandırır — ama bu çözülme bir çıkmaz değil, bir geçiş halidir. Eski örüntüler dağılmadan yenileri kurulamaz. Sağlıklı yas bu geçici çöküşü kaldırabilme kapasitesidir.

Depresif bozukluk, aynı kaybın farklı bir zemine düşmesidir. Bowlby burada kritik bir ayrım yapar. Kaybın kendisi depresyona yol açmaz. Belirleyici olan, kaybın düştüğü zemin — kişinin çocukluktan taşıdığı içsel çalışma modeli. Bu zemini şekillendiren üç tür erken deneyim tanımlar: ebeveynlerle kararlı, güvenli bir ilişki hiç kurulamamıştır; ya da çocuğa defalarca sevilmez, yetersiz, beceriksiz olduğu söylenmiştir; ya da çocuklukta gerçek bir ebeveyn kaybı yaşanmıştır.

Bowlby'nin Seligman'dan ödünç aldığı kavram burada devreye girer: öğrenilmiş çaresizlik. Depresif bozukluğun özünde çaresizlik vardır — ama bu çaresizlik evrensel değildir. Çok özel bir alanda yoğunlaşır: duygusal bağ kurma ve sürdürme kapasitesine duyulan güvensizlik. Kişi başarabileceklerinde kendini çaresiz hisseder, çünkü zihnindeki model ona başarılamayacağını söyler.

Brown ve Harris'in 1978 tarihli Güney Londra çalışmasına başvurur Bowlby. 114 hasta kadın ile 458 kişilik bir topluluk örneklemini karşılaştıran bu çalışmada bulgular çarpıcıdır: hasta grubunun yüzde 61'i son dokuz ay içinde en az bir büyük tehdit içeren olay yaşamıştır; sağlıklı gruptaki bu oran yalnızca yüzde 20'dir. Bu olayların büyük çoğunluğu bir kaybı ya da beklenen kaybı içermektedir: eş kaybı, yakın birinin durumu, çocuğun uzağa gitmesi, evliliğin çöküşü.

Bowlby bir adım daha atar. Yalnızca yetişkinlikteki kaybı değil, çocuklukta anne kaybetmiş olmayı da bağımsız bir kırılganlık faktörü olarak tanımlar. Brown ve Harris'in verilerine göre on bir yaşından önce annesini kaybeden kadınların yüzde 42,5'i yetişkinlikte depresif bozukluk geçirmiştir; bu oran annesini kaybetmeyenlerde yüzde 14,1'de kalmaktadır. Fark üç kattır.

John Bowlby teorisini yirmi yıl boyunca inşa etti. Michael Rutter onu on yıl boyunca okudu — dikkatle, sistematik olarak ve giderek artan bir şüpheyle. 1972'de yayımlanan Maternal Deprivation Reassessed, bir itiraz değildi yalnızca; bir muhasebeydi. Rutter Bowlby'nin yaptığını küçümsemiyordu — aksine, onun açtığı soruların ne kadar önemli olduğunu teslim ediyordu. Ama önemli sorular sormak, geçerli yanıtlar vermekle aynı şey değil.

Rutter'ın itirazı tek bir noktada yoğunlaşmaz. Daha tehlikeli bir şey yapar: Bowlby'nin teorisinin altındaki zemini kazır ve zeminin büyük bölümünün kaya değil, kum olduğunu gösterir. Bunu yaparken ne polemik üretir ne de alternatif bir büyük teori önerir. Kanıtları tek tek masaya koyar, sorular sorar ve sessizce bekler.

Bowlby'nin teorisinin merkezinde monotropi tezi durur: çocuk tek bir kişiye — anneye — nitelikçe farklı ve özel bir bağ kurar. Bu bağ diğerlerinden sadece daha güçlü değil, türce farklıdır. Buradan doğan çıkarım basit ve keskindir: bu tekil bağın sarsılması ya da kurulamaması, ruhsal hasarın birincil kaynağıdır. Rutter bu teze doğrudan saldırmaz. Veriyi konuşturur.

Schaffer ve Emerson'ın 1964 tarihli çalışması, on sekiz aylık çocukların bağlanma örüntülerini sistematik biçimde inceledi. Bulgular çarpıcıydı: çocukların yalnızca yarısında birincil bağ anneye yönelikti. Üçte birinde birincil figür babaydı. Büyük çoğunluk ise birden fazla kişiye eş zamanlı ve görece eşit yoğunlukta bağlanma gösteriyordu. Schaffer, Bowlby'nin görüşünün olgularla bağdaşmadığı sonucuna vardı: bağlanmanın genişliği büyük ölçüde sosyal ortam tarafından belirleniyor, tek bir biyolojik eğilim tarafından değil.

Rutter'ın teorik katkılarının en kalıcısı belki de en incelikli görünenidir: ayrılmanın otomatik olarak bağ kopmasına yol açtığı varsayımının yanlışlığını göstermek. Bowlby için ayrılma ve bağ kopması neredeyse eş anlamlıydı. Çocuk anneden ayrılıyorsa, bağ sarsılıyordu; bağ sarsılıyorsa, hasar oluşuyordu. Rutter bu zincirin birinci halkasını kırar.

Hinde'in rhesus maymunu deneyleri burada merkezi bir önem taşır. Annenin alınıp başka yere götürüldüğü deneylerde bebekler ciddi sıkıntı gösterdi. Ancak bebeğin alınıp götürüldüğü deneylerde sıkıntı çok daha azdı. Fiziksel ayrılık her iki durumda da gerçekleşmişti; ama etkiler dramatik biçimde farklıydı. Hinde'in yorumu kesindi: belirleyici olan fiziksel ayrılık değil, ayrılığın anne-bebek ilişkisini bozup bozmamasıydı.

Rutter'ın daha geniş çıkarımı şudur: Bowlby'nin teorisi, annenin ne yaptığını — beslenme, bakım, uyarım, dil, oyun, düzenleme — kim olduğuyla karıştırdı. Bu kategorilerin ayrıştırılması, pratik düzeyde devrimci bir farka yol açıyordu. Eğer belirleyici olan bağın kalitesi ve sürekliliğiyse, bu işlevi farklı kişiler yürütebilirdi. Anne zorunlu değildi; zorunlu olan kalıcı, duyarlı ve tanıdık bir ilişkiydi.

Rutter Bowlby'nin çöpe atılması gerektiğini söylemez. Tam tersine: bağlanma davranışının gerçek olduğunu, kalıcı ve duyarlı ilişkilerin çocuk gelişimi için zorunlu olduğunu teslim eder. Sorun teorinin ne söylediğinde değil, nasıl söylediğindedir: aşırı kesinlik, yanlış özgülleme, metodolojik kısıtlamaları görmezden gelme ve annenin yerine geçilmez bir figür olarak konumlandırılması.

Rutter'ın kitabının asıl önemi belki de budur: Bowlby'nin cevaplarını reddederken, Bowlby'nin sorularını korudu. Ve bunu yaparken ekledi: annenin kendisi değil, ilişkinin kalitesi belirleyicidir. Ayrılık değil, bağın bozulması zararlıdır. Kayıp değil, ilişkinin dokusu depresyona zemin hazırlar. Bu üç cümle, Bowlby'nin teorisinin altında kalan zeminin büyük bölümünü tersine çevirir. Ama tersine çevirmek, yerine koymak değildir. Rutter'ın eleştirisi yıkıcıdır; önerisi ise hâlâ aynı çerçevenin içinde duruyor — ilişki kalitesi belirleyicidir derken, ilişkinin kalitesini neyin belirlediği sorusu yanıtsız kalıyor. Bir adım geri atıldı, ama hapishaneden çıkmak yerine demir parmaklıklara sırt dayandı.